MİSAK


    Hürriyet adı altında omzuna yüklediği yalnızlığı ile baş başaydı. İkindi sonrası, bir kerâhat vaktinde düşmüştü yola. Gün boyu aynı caddeyi defalarca arşınlıyor; neden yaşadığını anlayabilmek için tek bir iz, tek bir umut kırıntısı arıyordu.

    Caddenin iki yanına kusursuzca dizilmiş mağaza vitrinlerine baktı. Vitrinlerdeki ürünler, tıpkı insanlar kadar alımlı görünüyordu; ta ki yaklaşıp etiketlerini görene dek. O an düşündü: insanla maddenin arasındaki tek fark, belki de yalnızca pazarlama biçimiydi.

    İki yanı mağazalarla çevrili ıssız caddede yürümeyi sürdürdü. Esnaflarla göz göze geldi. Akşam evlerine döndüklerinde, ellerindeki poşetlerle kapının önünde heyecanla bekleyen evlatlarına sarıldıklarını tahayyül etti. Herkes bir yere dönüyor, herkes bir yere ait görünüyordu. Bir tek o, nereye vardığını bilmeden yürüyordu.

    Tam o sırada köşedeki küçük büfeden, cebindeki son parayla eve ekmek alan bir adam çıktı. Avucundaki bozukluklara kısa bir an baktı. Derken bozukluklardan biri, belediyenin yıllardır süren çalışmaları sebebiyle açıkta kalan rögar kapağının kenarına sıkıştı.

Adam durdu.

Bir an bozukluğa baktı.

Eğilse alabilirdi.

    Fakat bazı insanlar, ekmeğe muhtaç olsalar da haysiyetlerini birkaç bozukluğun hizasına indirmezlerdi. Bilirdi ki rızık, yerin altında değil; göğün sahibinin katında yazılıydı. Yere düşen para, insanı da peşinden yere çağırırdı. O ise başını birkaç bozukluk uğruna eğecek biri değildi.

Bozukluk olduğu yerde kaldı; adam ise başı dik, sessizce yoluna devam etti.

    Uzun süre ardından baktı. Kayıp olan para mıydı, yoksa insanın eğildikçe eksilttiği bir şey mi vardı? Cevabını bulamadı. Fakat aradığı izin o bozuklukta olmadığını hissetti ve yürümeye devam etti.

    Saatler geçti. Adımları ağırlaştı. Yine de durmadı. Hâlâ tek bir iz arıyordu. Öyle çok yürümüştü ki zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti.

    Seher vakti, tenine değen serin yelin irkiltisiyle kendine geldi. Başını kaldırdı. Gökyüzü usul usul ağarıyordu. Dallarda serçeler, yavrularıyla birlikte rızıklarının peşindeydi. Şen cıvıltıları, gecenin sessizliğini incitmeden sabahı karşılıyordu. Günebakanlar yüzlerini güneşe çevirmişti. Yarpuzlar, üzerlerine serpilen yağmur suyunun bereketiyle yeniden can bulmuştu. Rüzgâr esiyor, toprak sessizce kokusunu yayıyor, kâinat tek bir iradenin emriyle vazifesini yerine getiriyordu.

Hiçbiri neden var olduğunu sormuyordu.

Serçe uçuyordu.

Toprak yeşeriyordu.

Günebakan güneşe dönüyordu.

Hepsi, kendilerine emanet edilen hakikati yaşıyordu.

    İşte o an aradığı izin dışarıda değil, bütün kâinata nakşedilmiş olduğunu gördü. Serçenin kanadında, toprağın kokusunda, günebakanın yüzünü çevirdiği istikamette ve yürüyüp geçtiği o vakur adamın başını eğmeyişinde aynı hakikat gizliydi.


İnsan, kendisine emanet edilen hakikati yaşadığı ölçüde vardı.

Gülümsedi.

“İşte...” dedi.

“İşte var olmak bu!

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
Bir ağaç bulursun tellersin
pullarsın gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı!

Yaşar Kemal 

👂Ahmet Arslan - Nem Kaldı


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bezm-i Elest'de Kalmış Bir Ruhum; Yarım ve Kusurlu...

İnsana Muhabbet Duydum Duyalı...